http://www.taraf.com.tr/makale/6745.htm
Adı Stanislav Markelov idi. Henüz 34 yaşında, son derece yetenekli, parlak, ömrünü başkalarını korumak için çabalayarak geçiren bir insan hakları avukatıydı. İsteseydi, ülkesi Rusya’da ya da Rusya’dan uzakta, kendine bambaşka ve çok rahat bir hayat kurabilirdi. Ancak Markelov, zoru seçti.
Ümitsiz sayılabilecek, tehlikeli dava dosyalarını alıp, yaşadığı Moskova’dan sık sık Çeçenistan’a giderek Kremlin tarafından “atanan” Ramzan Kadirov rejiminin ezdiği sıradan insanlar, Rus faşist gruplarının saldırdığı kurbanlar için adalet aradı.
19 Ocak 2009’da, Moskova’nın merkezinde sokak ortasında, kalabalığın gözü önünde ensesinden vuruldu. Yanında, insan hakları ihlalleriyle mücadele eden muhalif Novaya Gazeta’da çalışan gencecik, idealist bir gazeteci olan Anastasia Baburova da vardı. İkisi de arkalarından dolaşan sinsi gölgelerce öldürüldü.
Buzların kan kestiği o günden beri ben, sık sık Markelov’u düşünüyorum.
Sözde katiller bulundu, sözde yargılanıyorlar. Sözde, katillerin amacı Kremlin’i ve “sütten çıkmış ak kaşık” Kadirov rejimini uluslararası alanda lekelemekmiş. (Şu “sözde” lafı da, nefret edilesi hale gelse de, meğerse işe yarıyormuş bu arada…) Nedense, ölenler hep Kremlin ve Kadirov’un muhalifleri… Tetiği çektirenler de, boz bulanık komplo teorilerine malzeme olan, içinde muhakkak ABD’nin de yer aldığı, “Rusya’nın iç ve dış düşmanları”.
Markelov’un katillerinin –büyük bir kesinlikle katilleri diyorum çünkü tetiği çeken bir kişi olsa da, ortada ince ince planlanmış bir suikast var- korkuları falan yok. Hatta “ince ince” demek de yanlış; plan şu, yok etmek istemişler, çekip vurmuşlar. Ceza görmeyeceklerine adları gibi eminler. Sırtlarını kar yağmayan dağlara yaslamışçasına, rahat ve umursamazlar.
Tıpkı 7 Ekim 2006’da öldürülen ve Rusya’nın Çeçenistan’daki insan hakları ihlallerini belgeleyen saygın gazeteci Anna Politkovskaya’nın katilleri gibi. Tıpkı 16 Temmuz 200’de öldürülen, Politkovskaya gibi Novaya Gazeta’da çalışan, editör Igor Domnikov’un katilleri gibi.
Tıpkı Hrant Dink’in “yerli malı” katilleri gibi.
Bunları yazarken amacım, Çeçenistan’daki insan hakları ihlallerine, sabırla, vakarla, dimdik bir duruşla ışık tutmaya çalışan Natalya Estemirova’nın anısına gecikmeli de olsa saygılarımı sunmak. Bahsedilen insan hakları ihlalleri o boyutta ki, benim gibi Batı’daki rahat kozasında yaşayan birçok gazetecinin ikinci, üçüncü el kaynaklardan okuyup duyduğunda bile yazmak istemeyeceği, midesinin ve ruhunun kaldırmayacağı türden zalimlikler.
20 temmuzda Novaya Gazeta’da Yelena Milaşina, “İtaat Etmeyecekleri Bir Öğretmen: Natalya Estemirova En Önemli Şeyi Öğretti – Korkuyla Nasıl Savaşılacağını” başlıklı makalesinde, işkence, cinayet ve türlü eziyetin yapılmasını emreden ve bu tür suçlara bizzat karışan Çeçen devlet güçleriyle nasıl muhatap olduğunu anlatıyordu. Milaşina, Estemirova’nın tarih öğretmeniyken vicdanı rahat etmediği için son 10 yıldır bilfiil insan hakları mücadelesine giriştiğini ve kısaca “zorbalar” olarak nitelenebilecek nüfuzlu Çeçen liderlere, bir öğretmenin öğrencisine davranması gerektiği gibi, sabırla ve öğretme güdüsüyle ve iyi niyetle yaklaştığını dile getiriyordu. Ramzan Kadirov ve diğer Çeçen devlet şürekâsıyla görüşen, “yapmayın etmeyin” mesajını kibarlıkla veren Estemirova, 15 temmuzda katilleri tarafından zorla beyaz bir Ciguli arabaya bindirilir ve son kez bir insan hakları ihlalini “kaçırılıyorum” diye bağırarak belgelerken, komşuları seyretti. Korkudan polise telefon bile etmediler.
Sahi, devlet tetikçisi katillerin beyaz renge, beyaz arabalara, beyaz berelere evrensel düşkünlüğü neden acaba?
Türkiye’de 1990’larda beyaz arabalara tıkılıp, müsait bir yerde birkaç kurşunla öldürülenler olduğunu artık hepimiz, tanıklıkları sayesinde, biliyoruz. Diyelim ki, Türkiye çok değişti.
19 Ocak 2007’de Hrant Dink’in beyaz bereli biri tarafından kurşunlanmasından tam iki yıl sonra, yine 19 ocakta Markelov, Moskova’da birebir aynı şekilde işlenen bir cinayetin hedefi oldu.
O yüzden kimse, Türkiye’yi demokrasiye hemencecik varılacağını sanmasın.
Türkiye’nin üç yolu var. Ya Kürt meselesi “yine” çözülemeyecek ve “yine” bir kanlı patlama yapacak; Türkiye, iyice Rusyalaşacak. Ya çekişmeler, kutuplaşmalar, yoz ve etik yoksunu bir siyasi kültür(süzlük) sonucu sansasyon müptelası bir kuru gürültü içinde, bencilleşecek ve ırkçılaşacak, demokrasi maskesi altında faşistleşecek; İtalyalaşacak.
Ya da, ilerici siyasi kültürle, “biz adam olmayız” dedirten ilkellikler arasında yaşanacak çatışmalar, gelgitler, siyasi açmazlar, yolsuzluklar ve kör topal demokratikleşme arasında kurulacak hassas dengeler üzerinde, inişli çıkışlı bir ilişkiyle, Avrupa Birliği üyesi olacak; Bulgaristanlaşacak veya üyelik için bekleyecek; Sırbistanlaşacak.
Kolay yol yok; bunu görmek için de, aramızda “beyaz arabalarıyla” dolaşan, kışladaki, meclisteki, sokaktaki zorbalara, sıradan vatandaşlarına mutluluktan çok acı getiren siyasi kültür ve devlet yapımıza bakmak yeter.
Daha çok demokrasi mücadelesi verilecek Türkiye’de. Korkmamayı öğrenmek gerek.