http://www.taraf.com.tr/sezin-oney/makale-cenneta-cennet.htm

Bir mayıs günü, bu yıl doğdun Cenneta.

Eğilip saçlarından öpüyorum. Siyah ve dalga dalga dalga saçlarındaki dünyanın o en güzel kokusu çarpıyor beni. Başımı saçlarından kaldırınca, gözlerinin içine bakıyorum ve simsiyah gecenin içindeki sayısız yıldızı görüyorum. Bana gülümsüyorsun. Daha güzel bir hediye olabilir mi dünyada senin kahkahandan başka?

Cenneta; ikimiz de sınırların çocuklarıyız. Birimiz Batı’nın, ötekimiz Doğu’nun sınır boylarında doğmuşuz. Sen Kosovalı bir Çingene mültecisin Macaristan’da, ben aralarında mekik dokuduğum Avrupa’da ve kendi ülkemde ait olamayan bir serseri mayın; her ne kadar “Beyaz Türk” olsam da.

Ama senin işin daha zor; sen, seni sevmeyen bir dünyaya doğdun Cenneta. Sarışın ve mavi gözlü, hiç olmadı “beyaz” olmanın, bir nevi pasaport olduğu bir dünyaya, hiçbir vatandaşlığın olmadan geldin.

Baba evini, siz dönmeyin diye yerle bir etmişler. Dönseniz, sizi öldürürler, haber bile olmazsınız.

Çünkü, ikimizin de, yaban kaldığı “vatanlarında” işkenceciler kol geziyor. Ama, sadece de, “güvenlik güçlerinin” kapalı kapıları ardında değil. İşkence kültürü, ülkelerimizin yaşama biçimi, Cenneta.

Avrupa’nın kıyısındaki ülkelerimizde, zaten dirhemle “verilen” haklarının sivil veya üniformalı işkencecilerce gasp edilmesinin çeşitli yolları var.

Mesela aklıma, işkencecilerin klasik bir hareketi geldi, çeneni tutup sallarlar sertçe; “Konuş, doğruyu söyle, anlat!” diye.

O an, gözlerine bakarsın işkencecinin karanlıkta da olsa ve duvarlar yükselir kafanın içinde. Çünkü, Cenneta, zihin, kilitleri en sağlam yerdir. Kimse aşamaz duvarları, kapılarını.

Kepenkler dışarı kapanırken, içerde yeni bir dünyanın ışıkları yanar. Sarsarlarken seni, senin bebek adının çağrıştırdıklarını düşünürsün; yani bir cenneti. Herkesin de kendi cenneti var tabii…

Mesela, benim ki Cenneta; dağlık ve sarp uçurumlar, ağaçlar ile dolu.

Seni gıdıklar, beraber gümüş çıngıraklar gibi keyifli bir kahkahayı paylaşırken de, bir uçurumdan ağır yaralarından yeni iyileşmiş bir kuş gibi ilk kez kanat açtığımı, rüzgârın her vuruşunu heves ve korku ile hissettiğimi hayal ediyorum.

Cennet, bir dağ olmalı; kar çiçekleri, buzlu ağaçlar ve kristal serinliğiyle dolu. Güneşin ışığının tüm güzelliğini hissettiğin bir sabah olmalı. Gözlerini cennete açtığın bir sabah.

Cenneta, sen de öğreneceksin; bizim topraklarda sürekli bir didişme sürer gider. Barışmaktan çok savaşmayı, korumaktan çok yıkmayı, anlaşmaktan çok çekişmeyi yeğlerler.

Görkemli bir vitrine bakarcasına dışarıdan imrenerek gözlerimizi diktiğimiz Avrupa’nın içine adım atabilince de, durum çok farklı olmuyor. Bu sefer başka bir kavga dövüş başlıyor. Aşırı sağın merkezleştiği bir koca kıtadan bahsediyoruz, düşün yani.

Kendi ülkende yabancı, Avrupa’da yabancı; bir ayrık otu olarak sen de, tarafı olmak istemediğin savaşların askeri olacaksın.

Hayata tutunmaya çalışırken, yok etmek zorunda kalacaksın, yaratmak için. “Cennetleri” bırakacaksın içinde cehennemi yaşadığın; cehennemlerde, cenneti savaşarak bulmak için.

Özdemir Asaf, “Beni öyle bir yalana inandır ki, ömrümce sürsün doğruluğu” demiş.

Sahi, senin de, benim de ülkemin de içinde olduğu “yekpare bir Avrupa” olarak ortak ders kitaplarımız olsa, içindeki şairlerin hiçbiri de “kahraman vatanperverler” olmasa, ne olurdu?

Tatlı tatlı esnerken sen; ben yanağını öpüyorum şeker pembe… Bu uykuyu hayallerle beraber uyumalıyız, Cenneta.

Barok oymalı antikalarla tıka basa dolu kasvetli bir müze gibi köhnemekte olan, tüketim budalalığı ve teknoloji dışında bir şey üretemeyen narsist bir Avrupa’ya uyandığımızı düşünmeden dalalım, kehribar balın karıştığı süt kokularıyla dolu bir uykuya.

Gene de, reddetmek, sırtımızı dönmek yerine, değiştirmeli; yeni baştan kurmalıyız Avrupa fikrini.

1945’te “Avrupa” fikri ortaya çıktığında, İkinci Dünya Savaşı’nın hayaletleri, siyasetçilerin zihinlerinde son derece canlıydı. Savaşın kâbusunu yaşayan nesil politikacılar artık yok; “piyasadakilerin” aklı fikri de, halkın suni korkularını mangal ateşi gibi yelpazeleyip, oy kaygısı ile körüklemek.

Bundan 55 yıl önce, Avrupa’nın ortaklaşması fikri filizlenirken, Sovyetlere karşı kıta çapında bir güç oluşturmak isteyen ABD, savaş travmasını üzerinden atmak isteyen bir Federal Almanya, Avrupa liderliğini ele geçirmek isteyen bir Fransa vardı. Şimdi, herkes kendi telinden çalmak istiyor, tüm Avrupa ülkeleri kendi içlerinde solun irtifa kaybının, ideolojik buhranının getirdiği alternatifsizliğin çıkmaz sokağında sağın en ileri uçlarına kayıyorlar.

Oysa, son ekonomik kriz, Avrupa’yı sarsan grevler, Euro’nun gittikçe dibine yuvarlanmakta olduğu kuyu, Avrupa’nın bugün tavan yapmış olan yaşam standardının aslında ne denli kırılgan direkler üzerine oturduğunu gösteriyor.

Böyle sahte bir cennette yaşıyoruz Cenneta.

Ezeli göçmenler olarak ağlamaktan çok, kahkahayı öğrenmeliyiz.

Bize yer vermeyecekler çünkü. Bizi, kanunlarına göre, dalgalarını geçip, ezecekler.

Cenneta; biz yok etmeden de yaratmanın savaşını verebilir miyiz?

Gel, uzanalım… Hayal kuralım; kâğıtların, sınırların olmadığı bir Cennet dünyasının iki vatandaşı olalım.

“Ama ben çok şeyi

En kısa zamanda sana söyledim…

Yalnız sana” dersem Cenneta, hiç de yalan olmaz.