Avusturya’nın Almanya sınırındaki Salzburg, Avrupa’nın bonbon şekeri şeklinde, tam ortasından tüm ruhunu yansıtan bir şehir. 18. yüzyılda yaşayan Mozart’ın doğum yeri de olan bu kent, müziği de dokusunun ayrılmaz bir parçası yapan barok dönemi oymalı bir kutuya benziyor.
Sevimli, tarihî, sade biçimde görkemli, zengin ve müreffeh. Alplerin ton ton yeşil zirveleriyle çevrili. Güzel elbette; hem de çok. Ama nedense Salzburg’un dantel işlemelere benzeyen sokakları, bu aralar Avrupa’nın neredeyse tümünde olduğu gibi, bana hoş ve boş hayatın müzesinin koridorlarında geziniyormuş hissini yaratıyor.
Işıltılı ve aydınlık vitrininin ardında giderek kararmak ve köhnemekte olduğu gerçeğinin yattığının buram buram sezildiği bir müze.
Mozart’ın doğduğu evin küçücük avlusunda, sayısız turist birbirini dirsekleyerek, bir kez bakıp bir köşede unutulmaya bırakacakları anlamsız resimleri çekmek için flaşlarını patlatıyor. Yeteneğini kazanca tahvil edemeyen, hep sıkıntı içinde yaşayan, çocuksu dehasının sıradan hayatın engelleri ve kısıtlamalarıyla gölgelenmesinin derdini yaşayan Mozart’ın, bugün sırtından para kazanılan bir “ürün” haline gelmesinde müthiş trajik bir yan var. Daha 35 yaşında ölüveren, yaşamının son dönemlerini de, bunalarak ve bunatılarak geçiren, naif, kırılgan ve her şeye rağmen neşeli bir insandan bahsediyoruz.
Dünyanın gelmiş geçmiş en muhteşem bestecilerinden biri, belki de en iyisi ol da, sonra portren çikolata kâğıtlarının üzerine süs olsun. Tarifi, pastacı Paul Fürst tarafından 1890’da Salzburg’da yaratılan “Mozartkugeln”, yani acı çikolataya batırılmış, ballı nugatla kaplı yeşil fıstık ezmesi, şehrin âdeta sembolü. Sadece, bu çikolataların tescilli üreticisi Fürst Pastanesi, yılda bir buçuk milyon “Mozart bonbonu” üretiyor. Tabii, aynı reçeteyi yapan bir sürü başka marka da var.
Salzburg’un her köşesinde, müzikle ilgili bir ayrıntı var. Neredeyse her gün, dünyanın herhangi bir yerinde büyük heyecan yaratacak bir konserin gerçekleşmesi, Salzburg için sıradan bir vaka. 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar bir eyalet başkent olarak, şehrin adının da geldiği (Salzburg, “tuz kalesi” demek) tuz madenlerinin zenginleştirdiği kent, şimdi de refahın getirdiği ihtişamını bir müzik merkezi olarak cilalıyor.
Ancak, şehrin geri kalanı gibi, tüm bu konserler, bu müzik festivalleri, şımarıklık etmeyeyim ama, nedense bende heyecan yaratamıyor.
Çünkü, Salzburg’un tüm müziği, büyüsüz. Müzisyenler, yarattıkları plastik leğenden farksız şekilde pazarlanan, yetenekleri bir nevi gövde gösterisine dönüşen bir resmigeçidin yıldızları haline dönüşmüş.
Ne de olsa, Mozart’ın, salt “zekâyı arttırdığı” iddiası nedeniyle satış rekorları kırdığı bir gri dönemin insanlarıyız.
Salzburg’u ortadan bölen Salzach Nehri’nin durağan akışını izlerken aklıma, Çek yazar Milan Kundera’nın kaleme aldığı bir anısı geliyor. Paris’teki ilk yıllarında, bir akşam yemeğinde, “yeni vizyona giren” bir Fellini filmini eleştiren bir entelektüel gencin, Kundera’da yarattığı hisler yani. Kundera, bu gencin film hakkında son derece ukala şekilde atıp tutmasının kendisine düşündürdüklerini aynen şöyle anlatıyor: “İlk kez, Çekoslovakya’da Stalinist dönemin en karanlık günlerinde bile hissetmediğim bir ürperti üzerimde gezindi. Sanatın yok olduğu bir zaman içindeydik; çünkü dünyada, sanata olan ihtiyaç ölüyordu, sanatın gerektirdiği, ihtiyaç duyduğu hassasiyet ve aşk, sevgi yok oluyordu.”
Guatemala derken…
Geçen hafta, “Guatemala, Budapeşte ve Şehir” başlıklı yazımda, Seattle’daki Washington Üniversitesi’nde etnik çatışma ve barış konusunda uzman Daniel Chirot’ya ciddi bir haksızlık yapmışım. Yazıda, Guatemala ve Türkiye’yi benzetmek sanki onun ağzından, ona ait bir görüşmüş gibi bir ifade var. Oysa, Chirot’nun böyle bir iddiası, tezi yok. Sadece, Ethnopolitical Warfare: Causes, Consequences, and Possible Solutions adlı, Martin Seligman ile beraber editörlüğünü yaptığı kitapta Chirot, Guatemala ve Türkiye’de yaşanan çatışmaları, aynı kategoride savaşlar olarak sınıflandırıyor. Chirot ile daha sonra, konuyla ilgili konuştuk ama o yazı kaleme alınırken Guatemala benzetmesi hakkında da fikir alışverişinde bulunmamıştık. Bunu da, kendisine haksızlık etmemek için not düşeyim.